24 02 2015

MEDENİYETE YÜRÜYÜŞ YOLCULUĞU ( İSVİÇRE SEYAHATİ)

 


Bu gün üç temmuz, İzmir de oğlumun evindeyim. Sabah saat 04.00 de yatağımdan kalktım. Duşumu aldım, tıraşımı oldum, yolculuk için giyindim ve bu esnada gece üçte yatan oğlumu da kaldırdım. Benim çıkmam gerekiyordu.
Aylar öncesi rezervasyon yaptırdığım İsviçre gidiş biletini almak için. Oğlum ile kızım beni Saat 05.15 de arabayla hava alanına bıraktılar. Onlarla vedalaştın ve onlar geri eve döndüler. Ben önce doğruca dış hatlar uçuş kısmına gittim bilet çekin yaptırmak için. Bana siz iç hatlara gitmeniz gerek çekin işlemlerini siz oradan yaptıracaksınız dediler. Çünkü İsviçre’ye aktarmalı olarak gidecektim. İzmir de iç hatlar kısmının binası yeni yapıldığından, nereden gitmem gerektiğini oradaki görevliden öğrenerek, eski dış hatlar binasından dışarıya çıkmadan bina içerisinden iç hatlara geçiş yaptım. Henüz bilet alma ve çekin işlemlerini yapacak gişeler açılmamıştı. Saat 05.15 i beklememiz gerekiyordu. Saat 05.15 de gişeler açıldı, çekin işlemlerimi yaptırdım önce İstanbul’a oradan da İsviçre’nin Basıl hava limanına geçeceğim. İstanbul biletime baktım, İzmir İstanbul uçuşunu gerçekleştirecek olan pegasus hava yollarına ait PC 115 sefer sayılı uçak yolcuları 236 numaralı kapıda toplanmaları gerekiyordu. 236 numaralı kapıya geldiğimde kapı görevlileri henüz gelmemişlerdi. Saat 06.30 u gösteriyordu, daha uçuşumuza bir saatlik bir zamanım vardı. 236 numaralı kapı önünde ki salonda oturdum, beklemeye başladım. Açılan kapıların anonsları bir, bir verilmeye başlandı. 07.10 da kapılar açılması beklerken, gecikmeli olarak 07 20 de kapı görevlileri geldi. Biliyorum birazda o kapı açılacak, uzunca bir koridordan geçerek uçağın içerisine ulaşacağız.  Kapı açılıp işlemler başladığında, kapı önü bir hayli kalabalıktı. Bilet kontrolleri yapıldıktan sonra uçuşun ilk ayağı olan uçak içerisine giden o uzun koridora girmiş bulundum. Uçağın giriş kapısına geldiğimde güler yüzlü bir hostes 2uçağımıza hoş geldiniz efendim” diyerek karşıladı. Koltuk numaram 18 F idi kanat üstü ve cam kenarıydı. Uçağın klimaları çalıştırıldı, koltuğumun yanındaki küçük pencereden, sağ tarafta ki kanadın tam üzerinden
Dışarıya bakıyorum. Kapı koridorları sonun da bekleyen uçaklar ve yolcusunu almış kalkış pozisyonu alan uçaklar, Sun Ekspres, THY uçakları ve Pegasus. Yolcuların tamamı uçaktaydı. Uçuşa hazırdık saat 07. 55 i gösteriyordu. Önce kaptandan uçuşla ilgili bilgileri daha sonrada hosteslerden yolculuk esnasında uymamız gereken kuralları dinledik. Cep telefonlarımızı kapattık. Uçak bir geri bir ileri manevra ile uçuş yoluna girdi ve bir anda hızlanarak kalkışa geçmeye hazır vaziyetteydik. Uçağın burnu havaya doğru kalkarak tekerleklerin yerden kesildiğini hissettim. O anda ilk defa uçağa binenler korkudan bağırıyorlardı. İzmir Ayaklarımızın altındaydı kuş bakışı o güzel İzmir’i (birilerine göre de Gâvur diye hitam edilen) birde havadan seyretmek nede güzelmiş. Önce Gaziemir, Karabağlar, Konak, Alsançak, Bornova ve Karşıyaka’yı havadan seyrederek geçerken kendimi beyaz bulutların arasında buldum. Sanki düşler diyarındaydım. 6096 M de uçuyorduk. Daha sonra uçuşumuz 11000 fite çıktı, buda yaklaşık 10 Km’nin üzerinde bir yükseklik oluyordu.
Uçağın penceresinden, kanatların üzerinden İstanbul’a gidiş yönüne doğru baktığımda, dağları bulutların arasından dik duruşlarını kaybetmiş, yavaş, yavaş kayboluşlarını görebiliyordum. Her taraf bembeyaz sanki kar yağmışçasına, bulunduğumuz yerdeki hava sıcaklığı eksinin altında 45 dereceyi gösteriyor. Pamuğu andıran bulutların arasında demirden bir kuş, “timsah gözyaşları” edasıyla ilerliyor. Bu ilerleyişimiz kaptanın anonsundan anlaşılacağı üzere elli beş dakika sürecekti. Bursa’nın üzerinde olduğumuzu zannediyorum uçuş yüksekliğimizde biraz alçalma oldu kocaman bir şehri tepeden kuş bakışı izliyordum. Kuşlara şimdi hak vermeye başladım. Gözlerinin neden bu kadar keskin olup avını havada nasıl yakaladığını anladım. Bursa’yı geçip dağların üzerinden geçtikten sonra bulutların arasından koca bir maviliği fark ettim. Birazdan Marmara denizi üzerinde olacağız ve kaptanın anonsu yapılacak. Nitekim kaptan değil de uçuş hosteslerimizden birinin anons su duyuldu. Sayın yolcularımız uçuşumuzun sonuna gelmiş bulunmaktayız. Lütfen kemerlerinizi takınız uçağımız durana kadar kemerlerinizi çıkarmayınız ve ayağa da kalkmayınız. Uçak alçaldıkça bulutların yavaş, yavaş kaybolduğunu, aşağıdaki yerleşim yerinin netliğini ve insanların bir toplu iğne kadar küçük ve otoyollarda giden arabaların ne hoş gittiklerini gördüm. İniş esnasında kulaklarım tıkandı ve uğultu başladı. Sağ elimin başparmağı ve işaret parmağı ile burnumu sıkarak kulaklarıma doğru hava basıncı uyguladım. Ve son anons Sabiha Gökçen Hava Alanına hoş geldiniz. Uçak uçuşunu başarıyla tamamladı diye uçak içerisindeki yolcuların alkış sesleri duyuldu. Hala kulaklarımda uğultu ve tıkanıklık devam ediyordu. Arada bir ağzımı açıyor derin, derin nefes alarak kulaklarıma basınç uygulamaya çalışıyordum ve bir den tıkanıklığın açıldığını uğultunun kesildiğini hissettim. Uçağın kapıları açıldı, yavaş, yavaş uçağı terk etmeye başladık. Uçağın kapısından çıktıktan sonra uzunca bir koridordan yürüyerek, çıkış kapısına geldim. Çıkış kapısındaki görevliye dış hatlara nereden gidebilirim. Görevli bana dış hatlara gideceğim yolu tarif etti. Çıkış kapısından sağa merdivenlerden yukarıya çıkarak, sağ tarafa yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi metre ileride uçağa biniş kapılarının numara levhalarını gördüm. O levhaları takip ederek üç kat aşağıya, zemine indim. 302 A uçağa gidiş kapısı önünde bulunan salonda kapıların açılacağı saati beklemeye başladım. Acıkmıştım da, bir cay ve bir simit yapayım dedim. Salonda bulunan cay ocağına giderek üç liraya bir simit, beş liraya da bir Lipton sallama cay aldım. Hesap kitap yapa, yapa simidi yedim çayımı da içtim… 
Salonda ki koltuklarda bazı insanlar oturmuş kitap ve gazete okuyor, yazıyor, bazıları da boş, boş sağa sola bakıyor. Bazen de öyle insanlar çıkıyor ki içimizden koltuklara boylu boyunca uzanmış horuldaya, horuldaya uyuyor ve arada bir de bir yerlerini kaşıyor. Simit çay faslını bitirdim elimi ve ağzımı yıkamak için lavaboya gittim. Deterjan aradım yok bitmiş, neyse dedim, elimi ve ağzımı yıkadım. Elimi kurulayacak kâğıt havlu arıyorum oda yok havlu bölümü boş, Her taraf pislik içerisinde. Egemen bağış ne demişti “Avrupa gelsin bizden ders alsın.” Egemen beye soruyorum bizden neyin dersini alacaklar. Çok değil üç saat sonrada Avrupa’yı göreceğim. Bakalım aynı şeyleri de orada bulabilecek miyim, Görebilecek miyim?
  302 A kapısının bilet kontrolü yapacak personeli geldi ve kapı önünde bekleyen iki adet de körüklü mavi, beyaz otobüs. Bilet ve kimlik kontrolü olan yolcular birer, birer otobüslere binmeye başladılar. Yolcular tamamen bittikten sonra, otobüsün kapıları kapandı ve hareket ederek, bizleri binecek olduğumuz, TC 625 sefer sayılı, Basıla gidecek olan Pegasus uçağının yanına getirerek indirdi. Uçağa giriş merdivenlerini birer, birer çıkarak uçağın içersine girip 14 F pencere kenarı olan yerime geçerek oturdum. Bu defa kanat üzerinde değil, kanattan önce motorların üzerindeydim. Uçuş öncesi anonslar yapıldı. “uçuş esnasında hava açık, zaman, zaman türbülans (hava burgacı) olabilir, kemerlerinizi lütfen bağlayınız. Yolculuk süresince kemerlerinizi çözmeyiniz. İstanbul Basıl arası uçuş süremiz iki saat elli beş dakikadır. Bulutların üzerinden uçarken, gökyüzüne açılan penceremden bana sunulan bu güzellikleri seyrederken, bir taraftan da durmadan fotoğraf makinemle resimler çekiyorum, Bazı şeyleri ölümsüzleştirmek adına. Türkiye sınırlarını terk edip Karadeniz’i geçip Bulgaristan’ın Sofya şehrine doğru yol alıyoruz, ardından Burgaz ve sırasıyla diğer şehirler ve son durak Basıl. Buradan gördüğüm en güzel şey Avrupa topraklarının yemyeşil oluşuydu. Ekili alanlara baktığımızda geometrik şekillerle düzgün bir şekilde bölünmüş olmasıydı. En güzel geometrik şekilleri Almanya ve İsviçre de görebiliyorduk. Yaklaşık iki buçuk saattir on KM gibi bir yükseklikte uçuyoruz, Kulaklarım yine tıkandı, başım ağrıyor ve zaman, zaman olan türbülanslardan dolayı da mide bulantım oluyordu. Artık bir an önce uçuşun son bulmasını istiyordum. Tam bu esnada ben pilot yardımcınız la başlayan anons duyuldu. “Sayın yolcularımız! Basıl Hava Alanına inişe geçtik. Uçak alçalmaya başlamış şu andaki yüksekliğimiz altı Km’yi gösteriyordu. Dağların yüksekliğinden aşağıya doğru süzülerek inerken, kendimi başka duyguların içerisinde hissettim. Vücudumdan ter boşalıyordu. Allah’ım bitsin artık bu yolculuk dedim. Bir yandan da Alp dağlarının eteklerindeki sele serpe duran küçük köyleri seyrediyorum. Köyler nizam ve intizam içerisinde yapılmış modern yapılardı her köyde kiliseleri yeri belli oluyordu, Kilise canı kulelerinden dolayı. Ve iniş Basıl Hava alanındaydık. Uçağın kapıları açıldı.  Uçağı hızlı bir şekilde terk ettim. Bagaj bekleme işim de yoktu çünkü elimde bir tek ufak bir el çantam vardı. Hala kulaklarım uğulduyor ve tıkalıydı. İsviçre polisi kontrol noktasından, pasaport kontrolünden geçtikten sonra, hava alanı içerisinden çıkışa doğru bir hayli yürüdüm. Çıkış kapısına geldiğimde Suzi kapıya çekilmiş bandın dış tarafında beni bekliyordu. Ciya onun deyimiyle ve kucaklaştık, baktım dayımda orada onunla da kucaklaşıp hoş beş ettikten sonra hava alanından dışarıya çıktık. Hava alanı dışındaki otobüs durağına giderek yolcu otobüsünün gelmesini bekledik. Gelen otobüsle Basıl Tren garına (Banof ) gittik. Tren garının alt kısmında bulunan mikro mağazasından trende yemek için alış veriş yaptık. Bir haylide acıkmıştım. Alışverişten sonra yürüyen merdivenle bir kat yukarıya çıkarak, Zürih yönüne giden trene bindik. Bu trenle yaklaşık elli beş dakika yolculuk yapacağız dedi dayım. Buradan Almanya ve Fransa’ya gidecek olan iki tren daha vardı. Onlarla birlikte bizde kalkış yapacağız. Tren garında ilk gördüğüm şey trenlerin renk, renk ayrılmasıydı. Dayım artık bana rehberlik yapması gerekiyordu. Bu trenler niçin böyle dedim. Uzun yola gidecek olan trenlerin renkleri belli. Köy ve dağ trenleri ise kırmızı renkteydiler. Bu ban oflardan her yöne her beş dakikada bir tren kalkıyordu. Avrupalı, Avrupa’nın her şehrine ulaşabilecek şekilde yolları tanzim etmiş, en kısa yoldan, zaman kaybetmeden nasıl gidileceğinin planlarını yapmış, tünel kazarak, köprü yaparak yolu kısaltmış. Yani Avrupa’nın her tarafı demir ağıyla birbirine kenetlenmiş. Tren istasyonlarına da, trenin gitmediği yerlere yolcu taşımak içinde posta otobüslerini koyarak tren saatlerine göre seferler ayarlanmış. Sistem öyle güzel kurulmuş ki, çark hiç sekteye uğramadan tıkır, tıkır yürüyor. Burada devlet halka hizmet veriyor, halk da devlete hizmet ediyor. Halk vergisini tıkır,  tıkır devlete ödüyor, devlette aldığı vergileri hizmet olarak vatandaşa sunuyor. Hırsızlık yok, soygun yok, rüşvet yok, beni halk seçti deyip gölleri ve nehirleri kurutup ormanı kesip, dünyanın en büyük hava alanını yapıyoruz diyen yok. Mevcut olan hava limanlarına ek binalar yaparak onları büyütüyorlar ve geliştiriyorlar. Gösterişten uzak, şaşaadan uzak sade herkesin kullanabileceği bir mekân haline getiriyorlar. Tren kalkış yaptı Basıl’dan Zürih istikametine doğru yol alıyoruz. Binmiş olduğumuz tren birçok istasyonda durmuyor, transit geçiyor. Zürih’e gelene kadar çıplak hiçbir kara parçası görmedim. Her taraf yemyeşil, boyları otuz metreyi bulan gür orman ağaçlarıyla çevrili. Zürih’e gelene kadar geçtiğimiz yerleşim birimlerinde insan ve araç yoğunluğu da göremiyorum. En ufak köyde dahi mutlaka kurulmuş bir fabrika var. Nedenini sorarsanız İsviçre yönetimi öncelikle ulaşım ve taşımacılık işini kökten halletmiş. Buralardaki insan yoğunluğu sadece insanların sabah ve akşam iş çıkışlarında istasyonlarda ki oluşturdukları kalabalık oluyor. O kalabalık da bir veya bir bucuk saat sürüyor. Geçtiğimiz yerleşim birimlerinin hepsinde çok eski tarihi binalar var. Tarihi dokuları bozulmadan sanki bugün yapılmışlar gibi dip diri ayakta duruyorlar. Öğrendiğime göre bu eski binalar şahsa aitte olsa, bu binaların ayakta durması için bakım be onarım işlerini devlet karşılıyor. Her yerleşim yerlerinde farklı, farklı kiliseler görüyorum. Kiliseler şeklen birbirlerine benzemelerine rağmen sadece Kilise çan kulelerinin (Turm diyorlar) en üst kısmında ya bir Haç işareti, ya da Horoz ve bazılarında da önce yuvarlak bir yıldız onun üzerinde de hac bulunuyor. Bunun anlamı da şu: haç işareti olan kiliseler katı Katoliklerin, horoz Protestanların, yıldız ve haç işaretinin olduğu kiliselere de efangeliş (Reformeit) diye adlandırılıyor. Reformeitler Katolik bir bay veya bayan, başka dinden veya kendilerinin farklı mezheplerinden bir bay veya bayanla evlenmeleri durumunda, bu kilisenin mensubu olup bu kiliseye gidiyorlar. Bu kiliselerden birinin olmadığı yerlerde de, diğer kiliselerde ibadet yapma özgürlüğüne sahipler. Kimse kimseyi küçümsemiyor. Bence buradaki tek önemli olan şey, toplumun her şeyi kabullenişi ve birbirlerini kötüleme ve birbirlerine karşı düşmanlık besleme duygularının olmayışı.
Neden? Çünkü tüm kâinatı Allah yarattı ve bizlere iyiyi, kötüyü, acıyı tatlıyı gösterenin o olduğuna inanıyorlar. Doğrusu da bu değil mi zaten? İslam âleminde ki son yüz yılda olan olaylara bakıyorum da mezhep çatışmaları yüzünden binlerce kişinin hayatını kaybettiğini görüyoruz. Günümüzde de Irak’ta, Afganistan da, Pakistan da ve son olarak da Libya ile Suriye’de Allah-u ekber nidalarıyla kan akıtılıyor. Buralar da ölen de Allah-u ekber diyor öldüren de.
İlerleyişimizin hemen, hemen her safhasında, dağların eteklerinde, köy kenarlarında ve düzlük bir arazide hayvancılıkla uğraşan insanlar var. Bu insanlara ve bu insanların barındıkları yerlere Bawear (İnekçi) deniyor.  Bawearlara ait binaların çatıları oldukça dik. Bawear evleri iki bölümden oluşuyor. Birincisi oturulan yer, diğeri de Ahır bölümü. Ahırların içerisi tertemiz hayvan pislikleri tazyikli su ile yıkanıp hayvanların altına buğday ve arpa sapları atılarak, hayvanların temiz yerlerde barınmaları sağlanıyor. Bazı bawear evlerinde gördüm. Hayvan pisliklerini üstü kapalı yer altında hazırlanmış çukurların içerisine akıtıyorlar. Bu çukurların belli bir yerinden de havalandırma deliği açılıyor. Havalandırma deliğinin de üstü kapalı. Fakat havalandırma deliğinin kenarından bir hortum konarak, çukur içerisin de oluşan metan gazını yakıt olarak mutfakta kullandıklarını gördüm. Ayrıca bu çukurlar içerisinden çekilen, sulandırılmış hayvan pislikleri, traktör arkasına bağlanan tanklar içerisine konarak, püskürtme usulü ile tarla ve bağ bahçelere atılıyor. Burada sistemli bir hayvancılık ve sistemli bir şekilde tarımla uğraşma var.
İsviçre hem demokrasinin hem de kapitalizmin başarı ile uygulandığı ve örnek gösterildiği bir devlettir. Elli beş dakika bir yolculuktan sonra Zürih’e geldik. Zürih tren istasyonu (Banof) çok büyük. Her beş dakikada binlerce trenin kaktığı bir yer. Trenden inerek St. Gallen yönüne gidecek olan trenin kalkış saatine baktık, sekiz dakikamız vardı. Banofdan önce yukarıya yürüyen merdivenle çıktık sonrada 8 numaralı perona giderek St. Gallen yönüne gidecek trenin önündeydik kapılar kapalı olduğu için ben bekliyordum. Dayım ne bekliyorsun Açsana kapıyı dedi. Nasıl yani dedim. Kapının sağ ve sol tarafında veya kapı üzerlerinde kapı açma düğmeleri var onlara basarsan açılır dedi. Kapı açma düğmesine bastım ve kapı açıldı. Trenin içerisine girdik, tren iki katlıydı. Tren içerisinde bir restoran ve birde barı vardı. Biletlerimiz ikinci mevki olduğu için ikinci mevkiden yerlerimize oturduk. İsviçre de henüz okullar kapanmadığı için her taraf öğrenci kaynıyordu. Tren kalkışa hazırdı ve St. Gallen yolculuğu Zürih’ten başlamış oldu. Hala uçak yolculuğunun sersemliğini üzerimden atamamıştım. Başımda ağrıyordu. Bir ara uyumuşum. Dayım uyandırdığında St. Gallen deydik. Trenden birinci peronda indik kuzeye doğru yürüyerek, yirmi metre sonra sağa dönüp St. Gallen Şehir meydanındaydık burada Belediye otobüslerinin bulunduğu duraklar ile dağ trenlerinin çalıştığı ufak tren istasyonları mevcuttu. Otobüslerin biri geliyor biri gidiyor. Bu meydanda 150 ve 200 yıllık binaların olduğunu görüyorum. Burada da aynı tarihi yapıların dokuları hiç mi hiç bozulmamış. Sanki bu gün inşa edilmişler gibi duruyorlar. Hepsi bakımlı ve kullanılır vaziyette, nizam ve intizam içerisinde her şeyiyle mükemmel. Sokaklar da ne bir sokak kedisi ve ne bir sokak köpeği var. Bu manzarayı biraz özleyecek gibiyim. Gördüğüm köpek ve kedilerde sahibi olanlar bunlar aynı insanlar gibi otobüse biniyorlar bunların oturacağı yerler bile düşünülmüş.  St. Gallen yeşillikler içerisinde bir şehir, sokaklarında polis de göremiyorum. Her tarafı cıvıl, cıvıl kuş sesleri süslüyor. Sanki onların da ötüşleri terbiye edilmiş. Kuş seslerinin ötüşleri orkestranın çaldığı müzik notalarına benziyor. Baht, Mozart ve Betofen besteleri gibi. Burada insanlar birbirlerine karşı hep saygılı, kimse kimseye zarar vermiyor, hakkını ve hukukunu çiğnemiyor. Hani bizde bir söz vardır “yedisinden yetmişine” diye, ben böyle demeyeceğim. Ben ne diyeceğim biliyor musunuz? “yedisinden doksan beşliğine” diyeceğim. Kurallar çerçevesinde herkes hür, herkes özgür. St. Gallen de trafik olmamasına rağmen, yaya geçitlerine gelen araçların kontrollü geçişleri dikkatimi çekti. Bizde ise bunun tam tersi kurallarla karşılaşırsın. Buradaki araçlarda şehir içerisinde hız sınırı 30 Km olarak belirlenmiş. Buna uymayan ve hız yapan sürücülerin ehliyetlerine el konuluyor. Cadde ve sokaklarda çöp namına hiçbir şey bulamasın, sokağa ağız dolusu balgam çıkartıp tüküremezsin, görmende mümkün değildir zaten. İsviçre de bulunduğum süre içerisinde sadece otobüs duraklarında yerlerde sigara izmaritleri gördüm. Aslında bunlarında atılmasının yasak olduğunu söylediler. Atanlarda yoğurt dedikleri Yugoslavlar, ya da cingan dedikleri İtalyanlar. İsviçre’nin kendi vatandaşı kesinlikle buna tevessül bile etmiyorlar. Nedeni de? Duraklarda ve her yerde kromdan yapılmış çöp kutuları var. Bu kutuların üst kısımları sigara içenler için ayrılmış, izmaritlerinin söndürülüp atılacağı bölümler var.
Artık eve gitme saati otobüs durakta Taufener St 95 A gitmek üzere otobüsteyiz beş durak sonra indik ve evdeyiz günün yorgunluğunu artık atma zamanı geldi dedim. Ve bir kahveyle birlikte dinlenmeye çekildim.

0
0
0
Yorum Yaz